E-posta Ana Sayfa

19/7/2006 - D3 : Şahmeran

Kategori: Derlemeler

19/7/2006


Şahmeran beni en etkileyen hikayelerden biridir.. Bir çok versiyonu var piyasa da aşağıda bunlardan birini sizinle paylaşmak istedim. Ama en beğendiğim versiyonu olan Murathan Mungan'ın yazdığı "Cenk Hikayeleri" adlı kitabı önermeden geçemeyeceğim.. Okumadıysanız ve bu tür öyküleri seviyorsanız Murathan Mungan'nın Şahmeran ve daha nice güzel öyküler bulabileceğiniz "Cenk Hikayeleri" ve "Lal Masallar"ı mutlaka okumanızı öneririm...

Aylin Şahin - 2006


 

ŞAHMERAN'IN BACAKLARI

                              Babam beni Şahmerancının yanına çırak verdi.

            Sokaklarda haylazlık etmeyeyim hiç olmazsa  bir zenaat öğreneyim diye . Başıboş ve avare çocukların sonu iyi olmazmış . O zamanlar bilseydim , başıdolu avare çucukların da sonunun iyi olmadığını  söylerdim babama .

            "Çırak yaşta çocuksun artık,"  dedi.

            Mahallemizin çocukları bir yaşa geldiler mi  birinin yanına çırak verilirlerdi . Adettendi bu . Mahalledeki oyun arkadaşlarından biri eksildimi birkaç gün sokağa çıkmadımı anlardık ; birinin yanına çırak verilmiş ... Artık Demirciler Çarşısı mı olur, Bakırcılar Çarşısı mı olur ? bilinmez . Hem sonra kilimciler vardı  , halıcılar vardı , kunduracılar , fırıncılar , kuyumcular , saatçiler . Her çocuğa el becerisine göre bir iş biçilirdi . Terzi yanına girenler , gömlekçide çalışanlar. Kimi özel günler öncesi, annemizin, babamızın elinden tutup da çarşıya gittiğimizde, mahallede epeydir görmediğimiz arkadaşlarımızla göz göze gelirdik . Nedense kaçırırlardı gözlerini, nedenini kendilerinin de bilmedikleri gizli bir suçlulukla kaçırırlardı. Ya da arsız arsız gülerek örtmeye çalışırlardı, neyse örtmeye çalıştıkları... Suçluluklarında yoksulluklarının payı vardır hiç kuşkusuz; oysa hepimiz aynı yoksul mahallenin çocuklarıydık; ve hepimizi bekleyen aynı yazgıydı. Onları ürküten bir şey olduğunu sezmiştim bu karşılaşmalarda, bu yüzden daha sonraki gidişlerimde göz göze gelmemeye özen gösterir oldum . Bize onlar büyümüşler, çok büyümüşler gibi gelirdi işlerinin, tezgahlarının başında; sanki daha bugüne kadar aynı sokaklarda koşuştuğumuz çocuklar bunlar değildi . Hepsinin yüzü adamlaşmıştı . İmrenirmiydik , acır mıydık ? bilmiyorum.Ama bir gün nasılsa biz de birinin yanına çırak verilecektik .

            Demek çırak yaşta bir çocuktum artık .

            Demek, şimdi sıra bende, diye düşündüm.Ellerime baktım ilkin, ellerim bana hala küçük bir çocuğun elleri gibi geliyordu . Ellerimden kendime bir iş biçmeye çalıştım . Ellerim bana hiç bir şey söylmedi. Ertesi gün, daha ertesi gün, daha daha ertesi gün beni mahallede oyun yerlerinde göremeyecek arkadaşlarımı düşündüm. Çıraklık, ayrılıktı. Beni merak edecekler miydi? Özleyecekler miydi? İlk kim soracaktı beni ? Yokluğumun farkına ilk kim varacaktı? Değilse hemen alışacaklar mıydı yokluğuma? Sonraki yıllarda bunaldığımda ,üzüldüğümde üzerime karabasanlar çöktüğünde sürekli kurduğum bir düş vardır ;Öldüğümü düşünürüm. Bu düşte beni kendi ölümümden çok, ölümümü duyan arkadaşlarımın, tanıdıklarımın dostlarımın tepkileri ilgilendirir. Onların ilk tepkileri, ilk üzüntüleri, şaşkınlıkları. O denli kaptırırımki kendimi bu düşe, bu düşün gerçeğine, bir zaman sonra ölmekten bile vazgçer, neşelenmeye başlarım. Başlardım. Sanki onların tepkileri beni yeniden hayata bağlardı. Şimdi düşünüyorum da, Şahmerancının yanına çırak verildiğim gün o gün arkadaşlarımın ayrılğımı, bir ölüm olarak düşünmelerini istemiştim. Ama o zaman ölüm adını vermemiştim buna. Çünkü ölümü tanımıyordum . Ya da sevecek kadar tanımıyordum diyelim 

            Ayrılığa gelince. Her ayrılık ölümdü benim için

            O gün de bugün de .

 

 

            Anladım ki artık ben de çırak olacağım.

            Akşam yemeğini yediğimiz yer sofrasından kalkıp da sedire oturduğumda içime bir  burukluk, bir hüzün bir ağırlık çöktü. Kendimi iş sahibi biri gibi görüyordum. Ama bu, nedense beni neşelendirmiyor tersine kopkoyu bir hüzün veriyordu. İş sahibi olmak demek buymuş ,dedim kendi kendime. Akşamları babamın eve asık yüzle, yorgun argın dönmesinin nedeni buymuş diye düşündüm. Babamla göz göze geldik. Aynı şeyleri düşündüğümüzü sanarak yüzüm kızardı, gözlerimi yere indirdim .

            Oysa ertesi sabah her şey bana bir oyun gibi geldi. Babamın elini tutup da, sokağa çıktığımızda her şey hüzünlü bir oyunmuş gibi göründü gözüme. Kim bilir belki de bütün hayatımız gerçekten hüzünlü bir oyundu. Sokaklar ıssızdı, bomboştu, daha arkadaşlarımın neşeli çığlıkları ve bağırışmalarıyla sokağı doldurmasına çok vardı. İlk kez sokağı bu denli ıssız görüyordum. İçim sızladı, ağlamaklı oldum.Birden içlerinden birini, herhangi birini görme isteği kapladı içimi, sanki veda etmek gibi bir şey olacaktı bu; bir ayrılık selamı gibi . Yokluğumu uzun bir zaman sonra fark etmelerinden duyduğum korku da olabilir bu, başka bir şeyde . Belki de bir tanıdık arıyordum, yalnızca bir tanıdık. Yani tüm yaşamım boyunca aradığım bir şeyi arıyordum. Oysa hiç kimseyi göremedim sokakta, ayrılığımı kesinleyemedim .

            Babam dedi :"Ellerinin değerini bil, parmaklarının, hünerinin, güzel suret çiziyorsun. Senin yaşında bir çocuk bu kadar güzel suret çizebiliyorsa , ilerde kimbilir neler çizer . ?"

            Babamın dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım, ama hoşuma gitmişti .

            Ustamın adı Mahir'di.

            Bana adımı sordu .

            Usulca "İlyas," dedim .

            "Şahmeran'ı tanır mısın?" dedi.

            Başımı salladım .

            Akşam babama sormuştum :"Baba Şahmerancı ne demek?"

            "Şahmeran nakşedip satan adama Şahmerancı derler."

            "Peki ,Şahmeran ne demek?"

            Babaannemin elini öpmeye gittiğimizde duvarda sureti asılı olan o garip yüzlü yaratığın adıymış Şahmeran . Her gittiğimizde görürdük onu. Güzel ve korkutucuydu .

            Hem güzel, hem korkutucu nasıl olunur , bilmiyordum o zaman.

            İlk gördüğümde uzun uzun bakmış, sonra da gözlerimi kaçırmıştım (Babamı bağışlamış, geliniyle barışmıştı babaannem, beni ne zamandır görmemişti.) Babaannem , evi, eşyaları, beni hep ürkütmüştü zaten. Yüzü hiç gülmeyen, insanın yüzüne baktığında sanki içini bütün çıplaklığıyla gören, görebilen bir kadındı. Ya da ben öyle sanırdım . Ne garip yazgı ki,  işlediğim ilk Şahmeran'ı  ona götürdüğümde can çekişiyordu, bir kaç gün sonra da  öldü . Bilinci yerinde değildi . Ama gene öyle dimdoğru bakıyordu insanın yüzüne, her şeyi biliyor, her şeyi anlıyor, ama ses çıkaramıyormuş gibi. Götürdüğüm şahmeran levhasının benim için ne anlama geldiğini anlamışmıydı bilmiyorum, hiç bir zaman da öğrenemeyeceğim . Hatta o levhayı benim işldiğimi bile anlamamıştı belki. Hastalığı gereği o denli kendine kilitlenmişti ki ... Ona söylenmemiş bir sözüm kalmış gibidir, erken öldüğü için gücendiğimdir ona...

            Babam öyle dediğinde, gözümün önünde kendi erkek, yüzü kadın; başı insan, altı yılan;kırk bacağı da yılandan olan; tacı simli ve nakışlı; kuyruğu da başına dek kıvrılmış duran bir yaratık geldi.

            "Aa! Ben onlardan mı işleyeceğim?" dedim babama. "Ama ben onlardan korkmuştum."

            "İnsan kendi eliyle işlediği şeyden korkar mı ?" dedi babam.

            "Kendi eliyle işlediği güzellik insanı korkutur mu hiç?"

            Korkuturdu. Sanırım o zaman babam da bilmiyordu ve sanırım hiç bir zaman öğrenemedi. İnsanı en çok korkutan şeyin güzellik olduğunu, ya öyle ya da böyle kendi yarattığı bir şey olduğunu hiç bir zaman öğrenemedi .

            Yaşamdan öğrenilemeyecek şeylerden biri de buydu .

            Ben dahi çok sonra öğrendim .

            Korkunun öğrettiği şeylrden biri olarak .

            "Şahmeran demek, yılanlar padişahı demek." Durakaldım . Bir yanlış yaptığımı düşünmüş olmalıydım. "Yılanlar padişahının oğlu demek" diye düzeltim .

            Hiç ses çıkarmadı ustam .

            Bu yüzden hangisinin doğru olduğunu anlamadım. Hala da anlamış değilim.

            Babanın mı? Oğulun mu ?

            Artık hiç bir önemi yok .

            Yutkuna yutkuna sürdürdüm: " Kırk bacağı da yılandan yapılır dedim.

            "Yapılır değil," dedi ustam."Vardır diyeceksin.Daha yapmadın ki, daha yapmadık."

            Yüzüne incecik bir gülümseme yayılmıştı .

            "Kırk bacağı da yılandandır" dedim . "Başında da simli, taşlı çok büyük bir tacı vardır."

            Bu sırada gözümü duvarda asılı, yerlerde ard arda dizili duran onca Şahmeran suretine çevirmiştim . Onları teker teker tarıyordum ki ustam sordu:

            "Bunların hangisi Şahmeran ? "

            Duraksamadan yanıtladım:

            "Hepsi."

            Başını iki yana salladı .

            Şaşırmıştım . Ne diyeceğimi bilmiyordum.

            "Hayır" dedi."Bunaların hiç biri Şahmeran değil."

            "Peki nerde Şahmran?" diye sormaktan kendimi alamadım .

            "Sen çizeceksin onu," dedi.

            Yüzüne şaşkın şaşkın bakıyor, ne demek istediğini kavramaya çalışıyordum ki ekledi:

            "Sen çizemezsen, senin çırağın çizecek; o da çizemezse, onun çırağı. Eğer böyle düşünmezsen Şahmeran'ı hiç çizemezsin."

            "Ama bütün Şahmeran'lar birbirlerine benziyorlar dedim," .

            "Bütün insanlar da birbirlerine benzerler ,"dedi.

            Sustum. Uzun uzun sustum.

            Ustamın bilge bir kişi olduğunu ve işimin zorluğunu o an anlamıştım .

            "Aferin," dedi. "Susman gereken yeri çok iyi biliyorsun." İlk aferin suskunluğuma sustuğum yere verilmişti . Sonra babama döndü,-babam sınava çekildiğimin bilincinde, bir yandan verdiğim yanıtları aklının tartısına vurup güzel bulduğundan sevinçli, öte yandan ustanın kendisi gibi düşünüp düşünmediğini bilmediği için kaygılı; bu yüzden nasıl davranması grektiğine karar verememiş bakınıp duruyor .

            "Bu çocuk çok zeki,"dedi. "Parmakları da zekası kadar işlekse, çok sürmez, cümle yörenin en iyi Şahmerancısı olur çıkar, cümle yörenin en iyi Şahmeranlarını çizer."

            Babam ağız dolusu güldü.

            O ana dek içinde tuttuğu bütün sevinç, kendini haklı kılmanın coşkusuyla bir kahkaha olup boşalıvermişti .

            Çok az görmüşümdür babamın böyle güldüğünü .

            Yoksul bir adamdı babam . Yoksul bir mahallede otururduk. Altı kardeştik. Güç koşullar altında yaşam sürdürüyorduk. Şimdiyse ağız dolusu gülüyordu . Bu gülüşten kendime pay çıkarıp büsbütün umutlandım . Benim de övünülebilir biri olduğumu, olabileceğimi ilk kez o zaman anlamıştım.Kendime güveni ilk kez o zaman , Mahir ustanın basık tavanlı; içyağı, kandil, is kokan küçük dükkanında tatmıştım. Şimdi yaptığım her başarılı işten sonra gözümün önün babamın o ağız dolusu gülen yüzü gelir . Gözlerim ıslanır, ağlayamam.

            Yaşasaydı eğer gene böyle olurmuydum bilmiyorum. Babam, o gece her zamankinden cömert davrandı bana, şeker aldı,leblebi aldı. İki koca adam gibi döndük eve, ikimizin de yüzü gülüyordu .

            Kapıyı açan annem , bizi öyle görünce çok şaşırdı.

 

           

            Ertesi sabah dükkanda işe başlamıştım. Birkaç küçük tezgah vardı. İpler, boyalar, makaralar, çerçeveler, bezler, camlar, çıtalar. Boya karmasını, ip sarmasını, gergef kurmasını ve benzeri bir kaç küçük işi öğrendim. Asıl öğrenmek istediğim çizmekti . Ustam sabırsızlığımı sezmiş, için için gülüyordu ivecenliğime.

            Üçüncü gündü, ustam beni yanına oturttu.

            "Hikayesini bilmediğin dahası kavramadığın , dahası anlamadığın bir şeyi çizmek zordur İlyas," dedi.

            "İnsan bilmediği şeye el uzatmamalı,

            "El uzatıyorsa bilmeyi de göze almalı,

            "Bilmeyi göze almak zordur İlyas;

            "Bilmek ürkütür, korkutur. Bilmek lanetlenmektir biraz da...

            "Sana Şahmeran'ın hikayesini anlatacağım.

            "Haydi çizmeye başla!"

            "Dilersen ustam, anlat, ondan sonra çizeyim," dedim.

            "Olmaz," dedi. "Belki o zaman hiç çizemezsin. Başlarken çok fazla şey bilmek gerekmez. Bilmek zamanla gerekir. Yaşadıkça hissedilir eksikliği. Yaşamında eksikliğini hissetmediğin bir şeyi bilmek insana hiç bir şey katmaz . Çizmekten vazgeçemeyeceğin zaman gelince, işte o zaman gelince göze alırsın her şeyi, hepsini bilmeyi."

            Ustamın her dediğini anlamıyordum tabii. Ama seziyordum. El yordamı sonuçlar çıkarıyordum kendime . Bir de buyruklarını eksiksiz yerine getirmeye çalışıyordum .

            Ustam dedi:"Önce bulanık bir suya bakar gibi  bakacaksın önündeki beyaz boşluğa . Hani gökyüzüne bakarken bulutlar nasıl gözünün önünde , dağa benzer , kuşa benzer , insana benzerse işte öyle bir bulutlu yumaktır önündeki beyaz boşluk. Bir Şahmeran sureti getir gözünün önüne  , onun karakalem bir suretini çizmeye çalış. Senden önc çizilenlere benzeyecektir, hiç korkma bundan. Kaçınılmaz  bir yoldur bu, geçilmesi gereken bir yol . Uğramadan olunmaz bir konaklama yeridir .Acemidir,çocuksudur,senden önce çizilenlere benzer ,ama gene de senindir,senden olmalıdır. Başkalarından görüp te, kaptığın çizgilerin arasında titrek te olsa kendi çizgilerin görünmelidir. "Bakın ben buradayım!" demelidir. Demelidir ki ardı gelsin.

            "Neresinden başlayayım usta?" dedim.

            Gülümsedi. Yüzünün yeni derinleşmeye başlamış kırışıklıkları, yüzündeki o beyaz aydınlığı buruşturuyordu.

            "Doğru ya unutmuşum," dedi."İlk bu soruyla  başlanır, işe neresinden başlayayım?".Kendi ve bütün çıraklarını anımsamış gibiydi. "Neresinden başlarsan başla,yeterki ardını getirebil," dedi. "Ya da ardını getirebilcek biçimde başla."

            İlk gün karakalem bir kaç Şahmeran çizdim kağıda. Ustama gösterdim .Ustam baktı, gülümsedi.

            "Bunların hiçbiri ötekine benzemiyor," dedi.

            Bu kez yeniden bir kaç tane çizdim gösterdim.

            "Bu kez de hepsi birbirine  benziyor," dedi.

            Ne istediğini anlamamıştım ustamın, onu nasıl memnun edeceğimi bilemiyor, bunun yollarını düşünüyordum. Kaşlarım çatılmış olmalı ki:

            "Asma yüzünü," dedi. "Doğru yoldasın.Bir insan hep aynı şeyi çizer aslında, ama hiç biri ötekine benzemez. Benzememelidir. Oraya varmak içinse çok yolun var senin, daha çok gençsin, bu yolu sabırla geçmen gerek,yılmadan,usanmadan,bıkmadan her güçlüğe göğüs gererek, kendine ve işine ihanet etmeden. Bir Şahmerancı ,en çok bunu öğrenmelidir: İhanet etmemeyi...En çok buna ihtiyacımız vardır bizim."

            Bir tane kocaman Şahmeran çizdim.

            Büyük olursa hepsini kapsar mı sandım ne?

            Ustam ne düşündüğümü anlamış gibi yüzüme  gülümseyerek baktı, saçlarımı okşadı. Parmaklarının saçımın telleri arasından yumuşacık kaydığını hissettim. İlk kez okşanıyormuş gibiydim.

            Şahmerancı yanında   çırak olmaktan utanmayacağımı, bir gün anasının, babasının elinden tutarak çarşıya  gelmiş bir arkadaşımı gördüğümde onun gözlerinin içine bakarak gülümseyebileceğimi düşündüm.

            Bu işi sevdiğimi düşündüm.

            Şimdi bütün bunları yazarken kendimi hiç mi hiç ustama ihanet etmiş gibi hissetmiyorum .

            Yaptığım işin hala bir Şahmerancılık olduğu kanısındayım .

 

2.

                Küçük  bir iskemle çekip, dizinin  dibine oturmuştum.

            Ustam dedi:

            "Hele bir düşünelim bir,nedir Şahmeran?Kimdir?

            "Yüzyıllardır ne anlatır köy kahvelerinin kerpiç duvarlarından, cümle taşra illerinin kıraathanelerine uzanan görkemli ve gezgin sureti. ? Kırlent yüzlerinden, karyola  eteklerine dek nakışlanan Şahmeran ne anlatır insanlara ?

            "Düşün ki nice Şahmerancı vardır bu topraklar üzerinde yaşayan; her yıl yüzlerce Şahmeran sureti çizer , levhalar, satarlar. Bunları alıp duvarlarına asan insanlar ne görürler bunlarda?Neyin anısını saklarla duvarlarında?

            "Nedir Şahmeran hikayesinin bağrında sakladığı zehir ? Bu zehir ki bin  yıldır bir masal tadında ağızdan ağıza yayılıp duruyor. Yılanla, insanın dostluğu (ki buna düşmanlığı da diyebiliriz) eskiye  çok eskiye uzanır,ta elmanın tarihine kadar.

            "Ne demiştir Canşap'a Şahmeran:

            "Ben sana söylemiştim ya Canşap, insanoğlu ihanet eder.

            "Baştan alalım sözü;

            "Şahmeran'ın kırk bacağında sürüdüğü gerçeğe yeniden, yeniden dönmek için:

            Evvel zaman içince , yani tarihini bilmediğimiz, ya da bildirmek istemediğimiz bir zaman içinde, Danyal adında bir bilge kişi var idi. Kendine verilnlerle yetinmeyerek, dahasını hep dahasını araştıran,görünenin altındakini eşeleyen biriydi bu Danyal.Kendini bildikleriyle sınırlamıyor, işiyle-gücüyle yetinmiyor, hayatın görünen- ya da göründüğü sanılan- yanları ona yetmiyor , hep daha fazlasını istiyor, daha derindeki , dah dipteki gerçeğe, saklı olduğuna inandığı bir gerçeğe ulaşmaya çalışıyordu.Bilmek ve öğrenmek bir tutkuydu onun için. Ömrünü (ve ölümünü) bir bilgin,bir bilge olmaya adamıştı. Bu yüzden başkaları onu anlamakta güçlük çekiyordu. Danyal ise bu yalnızlığı çoktan göze almıştı. Zaten bilmeyi göze alan, yalnızlığı da kargınlığı da göze almak zorunda değil miydi?

            Uzun yıllar hekimlikten, felsefeye dek uzanan bir çok alanda kendine özgü çalışmalarda bulunmuş, ilginç sonuçlar çıkarmış, değişik düşünceler edinmişiti. Bir yandan çağına göre öncü sayılabilecek çalışmalarda bulunuyor ; öte yanda bütün çağlarda bütün bilginlerin gözdesi olmuş konularda araştırmalar yapıyordu. Örneğin, ölümsüzlük gizinin ardına düşmüştü; sürekli genç kalmanın, sürekli diri kalmanın umarını arıyordu. Doğanın koynunda saklıydı her şey. (Doğanın bize sunduklarının ne kadarını bilebiliyorduk ki? Gördüğümüz, baktığımız, dokunduğumuz onca şeyi gerçekten tanıyor muyduk? Özlerinde saklı tuttukları şeyleri biliyor muyduk?) Şifalı otlardan yararlı merhemler yapıyor, bu merhemler en derin yaraları bile çabucak kaynatıyor,keskin ağrıları dindirebiliyordu. Bu küçük tansıklara baktıkça bir gün ölümsüzlüğü de elde edebileceğine inanıyordu Danyal.

            Ne ki ömrü yetmedi Danyal'ın . Ölümsüzlüğe varmak için ömrü yetmedi.

            Bilmenin , öğrenmenin , araştırmanın sonu gelmiyordu ama insan ömrünün sonu geliyordu . Doğanın bize sunduğu sınırlanmış bir yaşamdı. Ölümüne çok yakındı, karısını çağırdı yanına.Başucunda bugüne değin bütün öğrendiklerini yazdiğı bir kara kitap duruyordu. Bütün yaşamını bu sayfalara harcamış, bütün ömrünü bir deftere sığdırmıştı. Karısı yanına gelince , kitabı aldı eline. Bütün ömrünü elinde tutuyordu şimdi.

            Dedi: Ben yetmedim; ömrümün yetmediği yerden oğlum sürdürsün.

            Dedi: İnsan ömrü kısadır,başkasıyla,başkasının ömrüyle tamamlanmadıkça , bir değeri kalmıyor öğrendiklerimizin ,bildiklerimizin, edindiklerimizin. Her  şey bizimle birliktte yeniden toprağa gömülüyor. Bu defteri oğluma, oğlumu bu deftere emanet ediyorum .

            Kitabı karısına verdi, yani ömrünü onun ellerine teslim etti. Ve gözlerini bir daha açmamacasına yumdu .

            Oğlu daha küçüktü Danyal'ın

            Danyal öldü .

            Geriye oğlu kaldı.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

<%EntryTrackbackURL%>-<%TrackbackCount%>
Yorum yaz!

14/12/2007 - Şahmeran bir Türk Filmi

Yazan: aylinksahin
Evet Şahmeranın bir fiilmi var Türkan Şoray oynuyor Şahmeran rolünde sizin bahsettiğinizi duymadim. Şahmeran bir efsanedir ve efsanede anlatilan şahmeran kadındır. Hikayenin en güzel halini Murathan Mungan'ın "Cenk Hikayeleri" adlı kitabinda okuyabilirsiniz.

Düzenleyen aylinksahin gün: 14/12/2007 saat: 16:18
Bağlantı

12/12/2007 - sahmeran

Yazan: isimsiz
sahmeranin filminin gormustum ama sahmeran erkekti bide kanal 7 de cikmisti
Bağlantı


O herhangi biri değildi ; İNSAN OLARAK ATATÜRK

"Bilgisayarcı Geldi Hanım" Serisi

Hikayeler

Öylesine

"Adı henüz konulmadı-Denemeler" Serisi


Yürek Sesleri Serisi

6

13


Son Yorumlar

Teşekkürler Royalrojana
.
merhaba
ZİHNİ SİNİR BULUŞLAR
kuzucuğum
Herseyi de anlatamam ki...::)
Şahmeran bir Türk Filmi
sahmeran
Edebilik
slm

Arşivim...


Mesaj Kutusu

Name yazan alana adınızı, message yazan alana mesajınızı yazarak, go düğmesine tıkladığınızda mesajınız sayfama eklenmiş olacaktır.